“mektuplar yalnızca yazarken “yarım” kalmaz.. “
..okumaya korkmuştu tamamını çünkü bu sefer -her seferinde olduğu gibi- farklı olması gerektiğine inanmıştı. kendisinden bihaber kapısına bırakılan bir mektubun en alakasız köşelerine adının yazılmasını sindiremiyordu bir türlü.. öylece oturduğu yerden kalkmaya bile cesareti yoktu, bir yandan o kadar yorgundu ki, gözlerini kapadığı anda daldığı uykunun kendisini yeni bir yolculuğa çıkaracağının farkında bile değildi..
üşüdüğünü fark etti, tüyleri diken diken olmuştu. başını oynatamayacak kadar halsizdi. bir an nerede olduğunu kestiremedi. burnuna kömür kokusu geliyordu daha ziyade kirli hava kokusuna kirliliği yakıştıramadığından olsa gerek kömür kokusu olarak adlandırdığı kokuyu hissediyordu.. kömür kokusunun onda yarattığı çocukça hüzünleri daha önce hiç dile getirmediği için hiç dile getirmedi; gözlerinin uzaklara dalışını.. başı öyle ağır geliyordu ki, istediği geçmişi düşünmekten, geleceği hayal etmekten daha fazlasıydı.. bir adım atıp o an, “an”ı yaşamak için gereken her neyse onu yapmaktı.. öyle de oldu nitekim.. biraz sendeledikten hemen sonra kömür kokusunun yanı sıra kirli hava sisinin(!) de içine daldı.. biraz ilerledikten sonra kendini görme mesafesinden bile uzaktı.. üstelik bilmiyordu bittiğini..
“seni okuyorum kendime, yazdığını varsaydığım cümlelerinle..”
Keşke bilseydi acını,belki o zaman inletmezdi sara nöbetleri avuçlarını.
keşkesiz daha güzel nöbetler.. kimsesiz olunca daha da anlamlı hepsi, daha yoğun, daha bencil..
Sadece,sade(ce) gecelerinle;başbaşa bırakalım seni…